(1924, İstanbul – 1981, Paris)
Mübin Orhon, Türk modern sanatının uluslararası bağlamda şekillenen en incelikli soyut ressamlarından biri olarak, pratiğini ekonomi eğitimi ile sanat arasında kurduğu beklenmedik bir kırılma üzerinden inşa eder.
1947’de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olan Orhon, iktisat doktorası için 1948’de Paris’e gider. Ancak bu yönelim kısa sürede yerini, dönemin yoğun ve dönüştürücü sanat ortamının etkisiyle resme bırakır. Académie de la Grande Chaumière’de aldığı desen dersleri, onun disiplinlerarası geçişini teknik bir zemine oturtur.
Erken döneminde geliştirdiği geometrik soyut kompozisyonlarla sanat çevrelerine giren Orhon, Paris’te yaşayan Abidin Dino, Selim Turan, Avni Arbaş ve Albert Bitran gibi sanatçılarla kurduğu yakın ilişkiler üzerinden entelektüel ve estetik bir ağın parçası haline gelir. 1953 ve 1955’te eserlerinin Salon des Réalités Nouvelles’e kabul edilmesi, onun soyut sanat içindeki konumunu erken tarihte uluslararası düzeyde görünür kılar.
1950’lerin sonuna doğru Lucien Durand ile çalışmaya başlaması ve Robert Sainsbury ile Lisa Sainsbury çiftinin eserleriyle ilgilenmesi, Orhon’un koleksiyoner çevrelerdeki yerini sağlamlaştırır.
Sanatçının geometrik soyutlaması, katı bir yapısallıktan ziyade, dönemin ruhunu taşıyan bir lirizmle dengelenir. Bu lirizm, yer yer “Doğu’ya özgü” bir duyarlılık olarak yorumlanmış; lekenin yayılımı ve yüzeyde kurduğu akış, Sam Francis, Maria Helena Vieira da Silva ve Jean-Paul Riopelle gibi sanatçılarla paralel bir soyut manzara anlayışına işaret etmiştir. Orhon’un resminde bu lekesel örgü, çoğu zaman İstanbul’a dair bellek izlerini çağrıştıran bölünmüş ve katmanlı bir uzam olarak belirir.
1965’te askerlik için Türkiye’ye dönüşü sonrasında, sanatında belirgin bir olgunlaşma gözlemlenir. Bu dönemden itibaren pratiği, Mark Rothko ve Lucio Fontana ile ilişkilendirilebilecek biçimde, bir renk-alanı (colour-field) anlayışına doğru evrilir. Önceki dönemlerde yüzeyde hissedilen çizgisel müdahaleler, zamanla sıyrıklar ve çentiklere indirgenir; ardından neredeyse tamamen renge gömülür.
Bu son evre, sıklıkla “tek renkli” olarak tanımlansa da, Orhon’un yüzeyleri aslında ışıklı bir yoğunlukla titreşen, saydam ve opak katmanların eşzamanlı varlığıyla kurulur. Kırılgan dikdörtgen formlar, resim yüzeyinde hem varlık hem yokluk arasında salınan bir uzam açar. İzleyici, bu yüzeyde yalnızca bir kompozisyonla değil; ışık, derinlik ve varoluş hissiyle karşı karşıya kalır.
Mübin Orhon’un pratiği, Türkiye’de 1960 sonrası soyut eğilimler içinde, biçimsel araştırmayı derin bir içsel deneyimle birleştiren özgün bir eşik olarak değerlendirilir. Onun resmi, görsel olanın ötesinde, yaşamın ve ışığın gizemine dair yoğun bir düşünce alanı açar.